UBMK’17 izlenimlerim

Tahmini Okuma Süresi: 12 dakika

5-8 Ekim tarihleri arasında Antalya’da düzenlenen Uluslararası Bilgisayar Mühendisliği Konferansına göndermiş olduğumuz bildirinin sunumu için 5 Ekim tarihinde Antalya’da idim. Bu yazıda ilk kez deneyimlemiş olduğum akademik bir konferansa dair izlenimlerimi aktarmak istiyorum. Öncelikle akademik bir yayının taşıması gereken özelliklerden söz edeyim. İnternet’te yaygın olarak yapılan serbest format makale çalışmalarından farkı, bu çalışmaların bir veya birden fazla hakem tarafından değerlendiriliyor olması, belirli bir formata sıkı sıkıya bağlı olması ve mümkünse literatüre katkı yapıyor olması gerekiyor. Yani Asp.net repeater kullanımı ile ilgili akademik bir yayın yapamazsınız. Bilime katkı yapan makalelerin takdir edersiniz ki referans verilme oranı yüksek olacaktır. Bu tarz makalelerin citition index’i yüksek yayın organlarında yayımlanma olasılığı yüksektir. Tabii bu camiada bilim değeri yüksek, yeni bir buluş, bir çözüm her zaman bulunamayacağından ötürü kapsam genişleyebilir ( kalite düşer) ve survey çalışmaları, karşılaştırma çalışmaları veya öneri çalışmaları da çeşitli akademik yayın organları tarafından kabul edilebilmektedir. Impact Factor değerine göre bu yayın organları kategorilendirilmiştir. Dünya çapında her alanda faaliyet gösteren binlerce yayın organı mevcuttur. Bu yayın organları bilim dallarına göre ayrılır ve saygınlık değerlerine göre sıralanır. Saygınlığı yüksek bir yayın organında yayın yapabilmek için ciddi uğraşlar ve çalışmalar yapmak gereklidir. Akademik bir yayın nasıl yazılır?, nelere dikkat edilir? gibi aramalar ile konu hakkında bilgi edinebilirsiniz. Ben geçtiğimiz sene İstanbul Teknik Üniversitesi’nde düzenlenen Springer yazar çalıştayına katılmıştım, faydası oldu.

İntihal konusunun ciddi bir sıkıntı olduğunu ve asla yeltenmemek gerektiğini belirtmem gerekir. Bloglardan teknik yazı kopyalamaya benzemez, cezai yaptırımları var.

Bundan ötesi başka bir yazının konusu olacağı için fazla derine inmeden katılmış olduğum konferans ile ilgili kendi şahsi deneyim ve fikirlerimi paylaşayım.

Öncelikle Türkiye’de saygın yayın organı ve akademik etkinlik bulmak kolay bir iş değil. Nispeten daha tercih edilebilir konferans, panel gibi etkinlikler üniversiteler işbirliğiyle düzenleniyor. Benim katılmış olduğum konferansta birkaç sene üst üste düzenlenen, tutarlı ve tercih edilebilecek bir konferanstı. Konferans öncesi yazışmalar zaman zaman sekteye uğrasa da çoğu zaman sorulan sorulara cevap alabildik. Fakat bazen özellikle termin zamanlarında çok geç saatlerde mail atıp, hemen aksiyon almamızın istendiği durumlar bizi çileden çıkardı. Bizi diyorum çünkü çalışmaya 2 arkadaşım daha dahildi.

Konferansa kabul edilen bir bildirinin yayınlaması için 250 TL gibi bir ücret ödenmesi gerekiyor. 250 TL ödenmeyen çalışmalar yayınlanmıyor. Öğrenciler için bu ücret daha düşüktü sanırım. Bence kötü bir uygulama çünkü gerçekten bilime katkı veren bir çalışmanın yayınlanması için üste para bile verilebilir. Bu bakışta olayın ticaretinin yapıldığı akıllara geliyor. Öğrenci olduğum düşünülürse bu parayı belki de harçlıklarımdan ödemek zorunda kalacaktım, şanslıysam katılım ücretini okuldan alabilirdim fakat konuya çok vakıf olmamakla birlikte okulların öğrencilerine böyle imkânları sağlaması uzak bir ihtimal.

Oteli, ulaşımı, katılımı derken bir konferansın kişiye toplam maliyeti 1000+ TL’yi bulabilir ki bu bir öğrenci için büyük bir meblağ. Kişisel katılım için de hiç azımsanmaz bu tutar. Ben kısmen şanslı kesimde olduğumdan ulaşım ve katılım bedellerini ödemek zorunda kalmadım. Fakat arkadaşlarımla birlikte yapmış olduğum çalışmayı günübirlik İstanbul-Antalya seyahati yaparak yalnız başıma gerçekleştirmek zorunda kaldım. Bu noktada iyi bir sponsora sahip olmayan bir kişi için bildiri sunumu yapmak yorucu ve tempolu bir hâl alabiliyor.

Genel katılımcı profili üniversitelerden gelmiş, öğretim elemanları, araştırma görevlileri ve eser miktarda öğrenci ve özel sektör çalışanı olarak süzüldü gözlerime. Özel sektör çalışanları akademik katkıdan ziyade, çalıştıkları kurum tarafından mecbur bırakılmış “ar-ge” çalışanları olarak karşıma çıktı. Üniversitelerden gelen “bilim insan”ları ise, akademik farkındalıktan ziyade, eşantiyon, otel manzarası, kurabiye savaşları şeklinde bir gün geçirdiler. Kimbilir belki de akademik yayın flood’u yapıp ünvan almak peşindedirler.  Açıkçası tanık olduğum birkaç diyalog ülkemizdeki akademik camiayı, -bilişim camiasını en azından – yadırgattı bana. Muhtemelen değerli hocalarımız bu konferansı yaza veda kaçamağı olarak görmüş ve üniversitelerin  ar-ge fonlarını fındıklı kurabiyelere, akşam üstü güneşlemesi ve spa’ya gömmüşler. Bunu neden böyle acımasızca söylüyorum, çünkü fuaye alanı tıklım tıklım dolu olurken, bildiri sunumlarına katılımların bir elin parmaklarını geçmemesi gibi bir durum oluştu. Nerdesiniz ey bilim insanları! Benim bulunduğum salonda sunum yaptığım esnada 7 kişi vardı. Yedi. Oysa koridordaki otel görevli sayısı bile daha fazlaydı:) Bu yedi kişi de benim ikinci seansta ilk sunumu yapıyor olmamdandı. 4. veya 5. sunum benim olsa sanırım hotelin duvarlarından başka dinleyenim olmazdı.

Bu hazırcı, beleşçi, nitelikten ziyade nicelik kaygısı özel sektör etkinliklerinde olur sanıyordum ancak akademik bir etkinlikte bile göze battı. Burada yapılan çalışmaları küçümsediğimden veya organizasyonu linç etmek istediğimden değil, ülkemizde saygın olması beklenen, en azından bu tarz insanlar var gelecek için umut duyabiliriz diyebileceğim bir ortam hayal ederken, akademik çalışanlarımızın bu kadar sıradan ve materyalist görünmeleri üniversitelerin kalitelerinin neden düştüğünü gözlerimin önüne serdi. Daha kıyısından geçtiğim bu alanda etkin rol alsam kimbilir ne hikayeler, ne fiyaskolar ile karşılaştırdım?

Gönül isterdi ki konferansın ikinci gününe de katılıyım, konuk konuşmacıları ve bildiri sahiplerini dinlemek isterdim. Birkaç tane bildiri dinleme fırsatım oldu, “Fuzzy” kategorisinde olan bu oturumlarda genelde teorik ispatlar ile uğraşılmış, bir takım verisetleri ile çeşitli yaklaşımlar edinilmeye çalışılmış, eğitim dataları ile karşılaştırmalar falan yapılmış. Tipik antremanda golleri atan maçlarda gol orucuna giren forvetler misali… Aslında daha çok oturuma katılma fırsatım olsaydı tüm bu anlattığım olumsuzlukların yanına belki de gurur duyacağımız çalışmaları da eklerdim. O yüzden tamamen negatif bir profil çizmek katılımcılara ve konferansa haksızlık olacaktır.


Uçakta sabah benimle birlikte anlam veremediğim rulolar ile gezen iki genç vardı. Meğer poster sunumu için gelmişler, azimlerini takdir ettim doğrusu, poster alanını da dolaşma fırsatı edindim. Hevesli üniversite öğrencileri vardı genelde, umarım o hevesleri artarak devam eder ve başarılı birer birey olurlar. Kendi aralarında çektikleri özçekim fotoları da günü, geçmiş bir hatıra olarak dijital sonsuzluğa kazandırdı. Şansları bol olsun.

Özetleyecek olursak, benim için şahsi deneyim olarak iyi bir gündü. Türkiye bilişim alanında ciddi atılımlar yapmak zorundadır. Ar-ge çalışmaları ödenekleri toplamak için değil, katma değer üretecek çalışmalar yapmak amacında olmalıdır. Bunun için gerekirse -özel sektör için konuşuyorum-, kurumlar kendi kârlarından bir kısmını da bu çalışmalara aktarmalıdır. Devlet, üzerine düşen vazifeyi yapmalı, akademik personelleri kurabiye savaşlarına süreklemeyecek imkânları sunmalı, nitelikli çalışmalar için maddi olanakları kısmamalı, gelecek vaad eden çalışmalar objektiflikle değerlendirip yatırım yapılmalıdır, kişisel tatminler, adam kayırmacılık vb tutumlardan ziyade, milli faydaların öne çıkacağı her anı dolu dolu geçen etkinlikleri ve çalışmaları sıkça görmeliyiz.

Özel sektörde ar-ge personeli, sağmal inek gibi değil, altın yumurtlamaya aday tavuk gibi görülmelidir. Şunu belirtmekte fayda var, yapmış olduğum bu çalışmada hiçbir maddi çıkar sağlamadım. Hatta ufak tefek meblağları da kendim karşıladım. Çalışma ortamımda ise çalışma arkadaşlarım sağolsunlar yanımda oldular, zaman zaman ayaküstü sohbetlerde, zaman zaman da ikili diyaloglarda olumlu ve pekiştirici yorumlar ve fikirler sundular. Hepsine teşekkür ederim.

Bildiri yayımlanma aşamasında ekip arkadaşlarımızla göstermiş olduğumuz şahsi çabalar sonucu çıkan bu çalışma esnasında aksaklıklar yaşadık. Öncelikle Türkiye bir bilim ülkesi değil, ar-ge denildiğinde sunulan olanakların ar-ge’yi yapan ekip veya kişilere ulaşması zor. Bu tarz destekleri alabilmek için uğraşmanız, çabalamanız gerekebilir. Buna rağmen sonuçsuz da kalabilir. Canınız sıkılabilir. Bunları hiçbir zaman sürecin bir parçası olarak kabul etmemek gerekiyor. Bir yandan da akademik bir kariyere gönül verdiyseniz, tüm bu koşulları bilerek beklentilerinizi fazla yükseltmemekte fayda var.

Gün içinde tanık olduğum bana göre komik bir sahne ile yazıyı sonlandırıyım. Bildiri sunumlarının yapıldığı salonları dolaşırken dikkatimi çekti, duvarı yansımış sunum ilk sayfasında onlarca isim yazılı bir çalışma vardı. Aklımda hemen tüm şirketi ar-ge personeli gösteren kobivari bir firmanın işgüzar sahibi tüm çalışanların adını bildiriye yazdırdığı imajı canlandı. “Yaz yaz çaycı Ahmet’i de yaz o kadar çay getirdi götürdü emeği var çalışmada”:)

Tabii bu normal olabilir bir bildirinin onlarca yazarı da olabilir öyle bir kısıtlama var mı tam bilemiyorum, içeriği ve kapsamı bilmediğimden sadece espri olarak söylüyorum, ben gördüğümde hınzır bir gülümseme oluşturdu o kadar…

Haddimi aşmadan ama sözümü çok da esirgemeden (aslında biraz esirgedim:) izlenimlerimi aktarmaya çalıştım. Bardağın dolu tarafında özgeçmişimize ekleyebileceğimiz bir çalışma yapmış olduk. Benimle birlikte bu çalışmaya dahil olan Cüneyt Kaya ve Kamber Akgün arkadaşlarıma buradan da teşekkür ederim.

Herkese selamlar…

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *